TESBİH – Melek – Bölüm 1 | Çağla AKTÜRK Kişisel WEB Sayfası

Blog

TESBİH – Melek – Bölüm 1

Gözlerimi kapattım. Kulağımın işittiği müziğin dinlendiren ritmi bedenime sahip çıkar şekilde sararken beni, yön veriyordu her notasının sesiyle hareketlerime. Notaların yükseldiği yerde ruhumun ensesinden tutarak yukarı kaldıracak, indiğinde bir bulutun üzerine nazikçe bırakacaktı tüm güzelliğiyle. Kendisiyle bir bütün halinde ritme uyduruyordu tüm bedenimdeki hareketlerini.
Müzikti işte ihtiyacım olan ilaç. Alıyordum damarımdan bir uyuşturcu alır gibi, besliyordum ruhumu kirlenmiş hayatın yorgunluğundan ve yalanlarından.
Kulaklarımın işittiği ince notaların yükselmesiyle bedenimde takip etti onları. Döndüm kendi etrafımda kollarımı bedenime sararken… Kaçmak istiyordum bu gece yaşadığım ve duyduğum anlardan. Güvenimin sarsılmasından, sevgimin ihanete uğramasından, kalbimin incinmiş olmasından kaçmak istiyordum.
Kaçıyordum da bir nevi… Kaçtığım içindi gecenin bir körü yıllarımı verdiğim müzik okulunun bir odasında gizlenmişcesine dans ediyordum. Kendimi verdiğim müzikle yediğim ihanetimi kapatmaya çalışıyordum.
Her zaman ki ve eskiden olduğu gibi… Ailemin sorunlarından kaçtığım zamanlarda ki gibi, annemin üzerimdeki baskısından bunaldığım günlerdeki gibi, çocukluğumda hep istedikleri kalıplara sığdırmaya çalıştıklarında ki gibi, zengin ve göz önünde olan bir ailenin ferdi olmanın üzerine yüklediği sorunlardan kaçtığım gibi, anne ve babamın birbirlerini sevmedikleri halde dışarıdan iyi aile sergileme rollerini tiksinerek izlediğim günlerden kaçtığım gibi şimdi de sevgilim tarafından aldatılmış olmamadan kaçıyordum.
Hayatım dışarıdan ne kadar güzelse içeriden bir o kadar yıkık dökük camlarla kesili şekildeydi. Ben kendi varlığımın içinde yokluğumla birken, ailem kendi varlığı içinde canlı bir ölüyü yaşıyordu. Ve bunu mutluymuşlar gibi sergiliyorlardı.
Bundan dolayıydı işte on beş yaşımda kaçarak annanemin yanına yerleşmem, onunla normal ama bir o kadarda huzur verici bir hayat yaşamaya çalışmamdı. Ailemin zenginliği onların dışarıdan güzelliği olsa da içeriden çirkinlik ve çöplükleriydi. Onlar paralarının kuklaları olmuş, ortamlarda en asil kişi konumunda olmayı hedefliyorken, ben annanemle evimizde emekli mağaşımızın küçük miktarıyla büyük sevgimizi geçindiriyorduk.
Ve düşüncelerimin arasında bir kez daha yükseldi notaların seviyesi ve yerde bacakları açık şekilde oturan bedenim ayaklanarak, kendi hakimiyetini kurup parmak uclarında döndü. Bir kez daha ruhumun ensesinden tutan notalar bulutların üzerine sessizce bıraktı beni.
Müzik bitmişti.
Zihnimdeki anılar devam ediyordu…
Açamadım gözlerimi hazır değildim bu gün ki yaşadığım olayla yüzleşmeye. Artık tutunacak başka bir dalımda kalmadığına göre yüzleşmek, korkularımla arkadaşlık etme zamanım gelmişti.
Yavaşça açtım gözlerimi. bulunduğum oda da sadece beyaz bir gece lambasının yaydığı ışık vardı. Odanın dört bir yanı ayna ile kaplıyken yavaşça yere oturdum. Bağdaş kurdum, aynada yarı gölge gözüken kendime baktım.
Hak ettin mi aldatılmayı? Hak ettin mi ailenin hayatına müdahele etmesini?
“Haketmedim.” sesli dile getirdim, zihnimdeki düşüncemin cevabını.
Çocukluğumdan bu günüme kadar tanıdığım sevgilimin, daha doğrusu eski sevgilimin beni aldatmış olmasını hak etmedim. Aynı şekilde ailemin hayatıma müdahalesiyle girmesine izin verdiğim, bu günden itibaren eski sevgilim olan kişiyle ilişkimin başlatılmış olması gibi. Her yerde olduğu gibi ailem hayatıma karışma noktalarından birini de sevgili seçimimde gerçekleştirmişti ve Görkem’i hayatıma dahil etmişlerdi.
Görkem ve ben iş ve magazin dünyasının gözleri üzerinde olan iki dikkat çeken ailenin tek çocuklarıydık. Babalarımız aile dostundan öte sırdaş, yoldaş, arkadaşlardı. Her yerde beraber olan ayrılmaz ikiliydiler. Hal böyle olunca iki ailenin hanımları da çocukları da yıllardır beraber ve içli dışlı şekildeydi.
Bu benim için hiçbir şey ifade etmezken, Görkem ve benim yaşlarımız ilerledikçe ailelerimizin yakıştırmaları ile bir yola itilmeye başlamıştık. Görkem’in gözünde ben çoktan sevgili konumuna oturmuş olsam da Görkem kendini bana yıllar sonra kabul ettire bilmişti. Ve şimdi iki yıllık birlikteliğimiz onun ihaneti ile son bulmuştu.
Aynadaki yansımamda gözümden süzülen yaşı gördüğümde elim istemsizce yanağıma ulaştı. İri göz yaşımı elimin tersiyle silerken sessizce içimi çektim. Başımı daha fazla dik tutamazken önüme eğdim ve içimdeki gözyaşı topuna bir iğne batırarak patlattım.
Ağlamamın sebebi içimin ve ya kalbimin yanıyor oluşu değildi. Ben aldatıldığımdan dolayı bir aşk acısı çekmiyordum. Ben deli divane aşıkların aldatıldıktan veya ilişkileri bittikten sonra içlerinde hissettikleri boşluğun yangınıyla ağlamıyordum. Ben ailemin hayatıma bir kez daha vermiş oldukları zarara ağlıyordum. İki yılımın hiç değmeyecek ve değer bilmez bir adama verdiğim için ağlıyordum. Ve suçluydum, buna izin vermiştim. Onlara ve onların baskısına boyun eğmiş, bana hükmetmiş olmarından dolayı ağlıyordum.
Başımı yavaşça kaldırdım. Aynada ki ağlayan Işıl’la göz göze geldim. Tekrar sesli konuştum. “Bu sondu.” evet, bu sondu bundan sonra gerçek anlamda bana karışamayacak, hayatıma müdahale edemeyeceklerdi.
Çocukluğuma verdikleri zararları devam ettiremeyip gençliğimi öldürtmeyecektim.
“Kim var orada?” arkamdan gelen ses tanıdıkdı ama onu bu saatde o sesi endişelendirmiştim. Sesimi çıkarmadan öylece durmaya devam ettim, sesin sahibi beni tanımıştı. “Işıl’ım sen ağlıyor musun?” prova odasının tam ortasında oturmuş yirmi iki yıllık hayatımın dramına gözyaşı döküyordum.
Başımı iki yanıma sallarken dahi gözyaşlarım yanaklarımı sessizce ıslatıyordu. “Hayır.” Aynur teyze dans okulunun temizlik görevlisiydi. Onu beş yaşımda bu okula başladığımdan itibaren tanıyordum.
Ağzında bulunduğu kapıyı yarı açık bırakırken elindeki temizlik sopasını kapıya yasladı. “Seni küçük yalancı.” yanıma geldiğinde yaşının verdiği hamlıkla biraz zorlanarak diz çöktü. “Noldu kızım sana? Yine mi aynı konular?” ellili yaşlarının yüzüne kattığı tatlılık, yorgunluğunu kapatıyordu.
Aynur teyze de biliyordu çocukluğumdan bu günüme kadar olan aile sorunlarımı çünkü ne zaman canım sıkkın olsa çocukluğumda dans okuluna kaçardım. Boş bir prova odası bulur orada yorulana kadar kendimi oyalar sonrasında eve bitkin şekilde dönerek kendimi uykuya verirdim.
Aynur teyze ise benim manevi annem olmuştu beş yaşımdan yirmi iki yaşıma kadar.
Temizlik yapmaktan nasırlaşmış elleri, elimi avucunun içine aldığında okşadı. Pürüzlü teni, tenimi kaşındırmıştı. “Çok yoruldum.” diye bildim. “Artık hayatımın bana ait olmayışından çok yoruldum.” ağlamamak için kendimi tutarken omuzlarımı kaldırıp dıkkınlıkla indirdim ve başımı iki yana salladım.
Aynur teyze başını yana yatırıp gözyaşlarımdan kızarmış gözlerimin içine bakarken tebessüm etti. “Yorgunluğun seni daha da olgunlaştıracak.” diğer nasırlı eli yanağımdaki gözyaşıma gittiğinde “Ailen de bunun farkına vardığında sana hiçbir şey söyleyemeyecek Işılcım.”
Derin bir nefes aldığımda “Görkem.” dedim. “Görkem beni aldattı.” başım yine önüme düşmüştü. “Birlikte olduğu kız bu gün karşıma çıktı. İki aydır birlikte olduklarını ve bazı geceleri beraber geçirdiklerini söyledi.” bunları söylerken utanç duyuyordum.
Aynur teyze anladım der gibi yanağımı okşarken “Bu çocuk aile dostunuzın oğlu olan çocuktu değil mi?”
“Evet.” dedim.
“Ona aşık mıydın?”
Sorunda buydu işte ona aşık değildim. Sadece giden iki yılıma ağlıyordum, birde “Gururuma dokundu.” dedim. Ona karşı hiçbir hatam olmamıştı. Madem benden ayrılmak istiyordu bana açıkca söyleye bilirdi. O da biliyordu ki asla zorluk çıkartmayacaktım ama bu şekilde beni aptal yerine koymuş olması gurumu da incitmişti.
Yanağımdaki eli kalbime doğru indi ve göğsümde atan noktada durdu. “Burası acıyormu Işılcım?”
Kalbim. Aşkın ne olduğunu bilmiyordu ki acısını çeksin. Başımı iki yana salladım. “Hayır.” dedim.
“O zaman sil bu güzel gözyaşlarını. Gerçekten aşık olacağın adama sakla bu güzel boncuk yaşlarını Işılcığım.” elini kalbimin üzerinden çekerken “Aileni ise sorun etmemeye bağışıklık kazanmış olman gerekiyor.” derken bana sevecen şekilde gülümsedi.
Bende gülmüştüm çünkü haklıydı, ailemin hayatıma attığı ilk darbe değildi Görkem.
Aynur teyze yerden destek alarak kalkarken ona yardım etmek için hızla kalktım ve yardım ettim. Ağlamaktan akmış burnumu çekerken, yutkundum.
“Bu saatde nasıl gideceksin eve? Sana taksi çağırmamı ister misin?” saatden haberim vardı. Ben okula gizlice arka kapıdan girerken sabaha karşı ikiydi. Şimdi ise büyük ihtimal dörte geliyordu.
Okulun arka kapısının anahtarının yedeklerinden birinin bende olması ise okulun çok eski ve bilindik bir öğrencisi olduğumdan dolayıydı. Artık tam olarak öğrenci katagorisinde değildim okulda ama canım istediğinde gelebiliyor ve bir odayı kendim için kapata biliyordum. Sanırım ailemin tek yararı bana okul müdürümün saygınlığını kazandırması olmuştu.
Ve beş yaşımdan on sekiz yaşıma kadar olan dans eğitimimde her dansı öğrenmiştim. Son dört yıldır eğitim almıyor olsam da bu okul benim evimdi ve her can sıkıntımda buradaydım.
Yarım açık kapının az ilerisinde öylece atmış olduğum çantama yönelirken “Gerek yok Aynur teyze ben yolda bir tane çeviririm.” dedim.
Anneannemin evi dans okuluna yakındı yürüyerek gitmek istiyordum. Temiz havaya ve bol oksijene ihtiyacım vardı.
Aynur teyze kapıda bıraktığı temizlik sopasını alırken “Tamam Işılcım kendine dikkat et, saat oldukça geç.” diye uyarıda bulundu ve son kez gülümseyerek sabaha kadar silmesi gereken okulun diğer odalarına gitti.
Elimin tersiyle yanaklarımın nemini gidermeye çalışıyordum.
Artık organım haline gelmiş olan tek gözlü sırt çantamı elime aldığımda içinden telefonumu bulmak için küçük bir çaba sarf etmek zorunda kalmıştım. İnatla telefon parmaklarımın ucuna değmekten kaçınıp, kendini göstermezken oflayarak yere diz çöktüm ve sinirlerimin daha fazla bozulmasına müsade etmeden içinde ne var ne yoksa yere döktüm.
Şiir kitabım, defterim, vize ve final notlarım, anahtarlığım, cüzdanım etrafa dağılmıştı. Ve aradığım gıcık telefon hemen Şiir kitabımın üzerine düşmüştü.
Sonunda elime aldığım telefonun ekranının ışığını açtığımda Görkem’den yirmi yedi cevapsız çağrı, anneannemden üç , yakın arkadaşım Afra’dan ise bir arama vardı. Şu an ki kafamın bulanıklığı ile anneannemi ve Afra’yı geri arayamazdım. Görkem’in ise yüzünü bile görmek istemiyordum.
Çantamdan dökülünen tüm eşyalarımı tekrardan çantama gelişi güzel şekilde attığımda ayağa kalktım. Kapının arkasına asmış olduğum koyu gri hafif uzun ve salaş polarımı üzerime geçirdim, kapşonuyla başımı örttüm. Altımdan giymiş olduğum siyah taytım ve içimdeki salaş, kısa kollu tişörtümle kasım ayının gecesinde üşümemeyi umuyordum.
Tek kol olarak gelişi güzel taktığım sırt çantamla okulun merdivenleri acele etmeden indim. Arka kapıdan çıktığımda bir aksilik olmaması için kapıyı kilitledim.
Yol boştu. Ne araba ne de insan vardı. Kasım ayının hafif esintili soğuk havası direk yüzüme çarparken, kapşonumdan çıkmış saçlarım geriye doğru uçuştu.
Soğuk iyi gelmişti. zihnimdeki çöküntüyü sarsmış, hafif şekilde etrafa dağıtmıştı.
Sokak lambalarının aydınlattığı yolda yürümeye başladım. Belli aralıklarla dikilmiş olan ağaçların yapraklarının rüzgarla olan oyunundan çıkan sesleri gecenin tek sesiydi. Başımı kaldırdım ve yürüdüğüm yoldaki evlerin pencerelerine baktım. Tüm ışıklar kapalıydı. İstemsizce düşünmeden yapamadım, hiç mi dertleri yoktu bu insanların? Uykularını kaçıracak, yüreklerini sıkacak ve huzursuzca gecenin karanlığında düşüncelere gömülmek isteyecek hiç mi dertleri yoktu?
Belki de yoktu, kim bilir…
Yürümeye devam ederken kasımın soğuk havası ince taytımdan bacalarımı yalayarak geçiyordu. İnceden içimin titremesine mani olamadım. Anneannemin evi daha iki sokak aşağıdaydı ve yürümek ne kadar iyi gelmiş olsa da soğuk dişlerimi sıkmama neden oluyordu.
Bu saatde İstanbul gibi bir şehrin sokaklarında tek başıma geziyor olmam cesaret gerektiren bir şey olsa da bu semti seviyordum. Fazla sakin ve hoş görülüydü. Anneannemle bana en uygun semtti. Oysaki asıl evim olan anne ve babamın evi, İstanbul’un olağan villa tarzı evleriyle ünlü olan sitesiydi. Gelin görün ki ben o evden ve yaşamdan kaçarcasına valizimi toplayıp anneannemin yanına yerleşmiştim. Anneannem ise normal bir apartman dairesinde ölmüş dedemin emeklisi ve kendi emekli maaşı ile geçinen bir kadındı.
Anne ve babam evi terk ettiğimde büyük olaylar çıkartmış olsa da uzun süre direndim. En büyük bahanem ise anneannemin evinin okuduğum üniversiteye yakın olmasıydı.
Okuduğum okulu zamanında tam burslu şekilde kazanmış ve bu yıl birincilikle mezun olacak şekilde bitirecektim. Türk Dili ve Edebiyatı bölmünü seçmiş olmam ise tamamen benliğimin bütünleşmiş parçası olan kitaplara olan ilgim ve şiirlerin beni dinlendirmesiydi.
Dansım, müziğim, kitaplarım ve şiirim benim ruhumun kıyafetleriydi.
Tam evime yaklaşmama son bir sokak kalmıştı ki arkamdan koşan bir kaç adım sesi duydum. Sonrasında “Hey bakar mısını?” diye sesleniş.
Bedenim üşümekten hamlanmış gibi ağır hareketlerle arkasına döndü.
Karşımda iki adam koşmaktan yorulmuş şekilde hızla nefes alırkarken gözleri kolacan ederek etrafı arıyordu. Arkalarından ise saydığım kadarıyla dört kişi her bina aralarına girip çıkıyor ve birini arıyor gibi aceleyle hareket ediyorlardı.
“Buyurun?”
Karşımda koşmaktan zorla nefes alan adam ellerini beline koyduğunda “Buralarda uzun boylu siyah kabanlı birini gördünüz mü?” eliyle ilerlediğim yolu gösterirken “Şu tarafa doğru gidiyordu.” dedi.
Beynimin içi kendi sorun ve düşüncelerimle dolu olmamış olsaydı gecenin bu saatinde, bu denli şekilde kimi aradıklarını merak edebilir ve neden aradıklarını sorabilirdim ama umurumda hadi değildi.
Başımı iki yana salladım. “Hayır, görmedim.” dediğimde karşımdaki iki adamda başlarını anladım anlamında salladı ve diğer arkadaşlarını da alarak yollarına koşar adım devam ettiler.
Tekin tipler değildi. Bu saatde normal birini beklemem saçma olurdu zaten.
Sokağın ortasında dikilmekten vaz geçip tekrardan yoluma koyulduğumda bu saatde tek dertli benim olmadığımı bilmek sanırım iyi bir şeydi.
Anneannemin evinin sokağının başına geldiğimde sokaktaki bir çok lambanın sönmüş olmasından dolayı diğer sokaklara oranla daha karanlıktı. Birde semptin diğer sokaklarına oranla daha az bina vardı bu sokakta ve bu da evlerin aralarındaki mesafenin fazla olmasına neden oluyordu. Olumsuz yanı ise evlerin aralarından esen rüzgarın şiddetini arttırmış olmasıydı.
“Aaaağğğ!”
Bir anda sağ omzuma takılı olan sırt çantamdan çekildiğmde ağzımın kapatılması da birbirini takip eden saniyeler içinde gerçekleşti. Sırtım sert bir cüsseye temas ederken ağzıma bastırdığı deri eldivenlerinin pis tadını dudaklarımdan alabiliyordum.
İki bina arasına sürüklenirken, üst üste dizilmiş bidon varillerin arkasına götürüldüm. Karanlık tamamen etrafı sarmalamışken tek ışığım iki bina arasından süzülen ay ışığının yansımasıydı.
Hemen arkamdan gelen mırıldanma sesiyle kapalı ağzımdaki çığlığımı bir nebze olsun küçültmeye çalıştım. “Sessiz ol melek sana zarar vermeyeceğim.”
İşittiğim ses fazla kadifemsi ve yoğundu. Üşümüş kulağıma teğet geçen sıcak nefes saçlarımın diplerine kadar ürpertmişti beni.
Bir eli ağzımı kapatmış, diğer eli karnıma sarılı şekilde arkamda dururken kalbim göğüs kafesimi zorluyordu.
Kim olduğunu ve ne istediğini bilmediğim adamın kolları arasında çırpınırken tekrar konuştu. “Çırpınmayı bırak melek. Sana zarar vermeyeceğimi söyledim.”
Bir insan nasıl olurdu da sadece ses tonuna güven vere bilirdi. Hemde yüzünü dahi görmediği bir insana inanarak. Şu an öyle bir konumdaydım ki istemsizce sessinin üzerimde yarattığı etkiyle hırlı mı hırsızmı ne olduğunu bilmediğim bir adamın sözlerini sakince dinledim ve yavaşça çırpınmayı bırakıp öylece durdum.
Kokudan ağladığımı o anda fark etmiştim.
Arkamdaki adam kendi sırtını duvara yaslarken, önümüzdeki variller sokaktan geçenlerin bizi görmesini engelliyordu.
“İşte şimdi daha rahat anlaşacağız.” dudakları kulağımdan sadece birkaç santim gerideydi. “Ağzını açacağım melek ama” dedi son sözünü vurgulayarak. “bağıracak olursan seni incitmek zorunda kalacağım.” derken ne yapmaya çalıştığın hala anlamamıştım ve bana neden melek diye hitap ediyordu? “Anlaştık mı?” diye sordu.
Deri eldivenli eli ağzımı kapatırken olumlu anlamda başımı salladım. Boğazımda hıçkırıklar birikmişti.
Korkudan ve adrenalinden titiriyordum.
Elini usulca dudaklarımdan uzaklaştırmış olsa da deri kaplı parmaklar boğazıma inmişti. Eli kocamandı ve boynumu tek sıkışında kıra bilecek gibi duruyordu.
Korkudan titreyen bacaklarımı zor zapt ederken gözyaşlarım şelale gibi akıyordu. “Ne istiyorsun benden?” sesim bebek mırıldanması kadar kısıktı.
“Sadece üzerindeki polarını istiyorum Melek. Ödünç olarak verir misin?” sesinin yoğunluğu ve kadifeliği yerini kollarken aceleyle konuşuyordu.
Sokaktan koşuşturma sesleri geldi. Tam dudaklarımı aralamıştım ki eli nefesimi kesecek şekilde boğazımı sıktı. “Sakın.” nefesim boğazımda takılı kalırken tamam anlamında başımı salladım.
Yanaklarımdan yaşlar süzülüyordu.
“Her yere baktınız mı?” bu ses iki sokak aşağıda bana soru soran adamın sesiydi.
Kahretsin aradıkları adamın eline düşmüştüm. Bu adam kimdi? Neden dolayı aranıyordu?
Karşısındaki adamın ne söylediğini duymamış olsam da yollarına koşarak ilerlemeye devam ettiler.
Arkamdaki bedenin sahibi rahatlarken boynumdaki elini gevşetti. “Veriyor musun polarını?”
Şu an ki konumumda vermeme şansım yoktu.
Kısık sesle “Veriyorum.”dedim.Sesim titriyordu. Yaşadığım adrenalinden soğuğu hissedemiyordum bile. Polarsız kalmam beni etkilemeyecekti.
Kendini ve beni yüz seksen derece döndürdüğünde yüzüm artık onun sırtını yasladığı duvara dönüktü. Ellerini bedenimden ve boynumdan çekerken sakin bir şekilde “Sakın arkanı dönme ve üzerindeki poları çıkart.” dedi.
Korkunun üzerimde yarattığı etkiyle dilim ağzımda dönemiyordu bile, sadece tamam dercesine başımı salladım.
Elleri üzerimden çekildiğinde hızla çantamı önüme aldım. Üzerimdeki poların fermuarını açarken, hızla çıkarttım ve arkamı dönmeden geriye doğru uzattım.
“Al.” sesim gibi her bir yanım titriyordu.
Almıştı. “Sakın arkanı dönme Melek.” tekrar uyardı.
Öylece bekledim. Üzerimde ince tişörtüm ve taytımla soğuktan değilde arkamdaki adamın korkusundan titriyordum. Öldürecek miydi beni?
Arkamda garip bir hareketlilik sesi duyuyor olsamda zorla kendimi tuttum. Göz yaşlarımdan ıslanmış yanaklarımı elimin tersiyle sildim.
Son olarak polarımın fermuarının kapanma sesini duyduğumda omuzlarıma ağır bir şey örtüldü. Arkamdaki adam boyunun uzunluğundan dolayı kulağıma doğru eğilmişti.
“Teşekkürler Melek.” omuzlarıma attığı kendi kabanının önünü, arkamdan uzattığı deri geçirilmiş parmakları ile bir düğme iliklerken “Üşütme ve evine git.” dedi. Sonra varillerin arkasından hızla çıktı ve muhtemelen onu arayan adamların ilerlediği yönde koşturmaya başladı.
Şokun etkisinden çıkamazken son anda arkasından bakma fırsatım olmuştu.
Uzun boyluydu, siyah dar bir kot ve altına asker modeli bağcıklı bir çizme giymişti.Üzerine geçirmiş olduğu polarım ise ona oldukça dar olmuş olsa da kapşonu yüzünü kapatacak şekilde başına geçirilmiş haldeydi.
Dizlerimin titremesine daha fazla dayanamayıp yere çömeldim ellerimi iki bacağımın arasına sokup bir sinir krizi geçirir cesine bu günki üzerime üzerime gelen her duygu ve olaya teslim oldum.
Ağladım. Ağladım. Ağladım… Yaşadıklarımın şokunu atlatıncaya dek iki ıssız bina arasında boş bidonlara yaslı şekilde ağladım.
Dakikalar üzerimden geçti, belkide saatler ama ben farkında olmadan sadece ağlıyordum.
Kendime gelmeye başladığımda üzerimdeki kabanı atmaya cesaret edemedim çünkü titriyordum. Elime aldığım sırt çantamla koşar adım evime ulaştığımda binanın içinde kısa bir süre soluklandım ve sekiz katlı bir binanın sekizinci katındaki daireme girdim.
Sıcacıktı. Anneannemin odasının kapısı yarım açık şekilde uyuduğunu gördüğümde sessizce kendi odama çekildim. Elimdeki çantamı bir kenara fırlatıp üzerimdeki kimin olduğunu dahi bilmediğim kabanı üzerimden iğrenerek çıkarırken, yatağımın altına ittim.
Artık uyumam ve bu geceyi unutmam gerekiyordu. Kendimi yatağıma attığımda yorganı başıma kadar çektim. Uykunun beni bulması uzun sürmedi.
“Eyvahlar olsun.” bu ses tonu ve cümle anneannemin uzun süre etkisinden çıkamayacağı bir olayın haberini almış olmasını barındırıyordu.
Yatağımda gözlerimi açmaya çalışırken vücudumu esneterek gerneştirdim. Güzel ve dinlendirici bir uyku çekmiştim. Sağımdaki komodinin üzerindeki saate baktığımda öğle vaktini oldukça geçmiş ikiye geliyordu.
Uyku mahmurluğu ile dün geceki yaşadıklarım aklımdan silinmiş olacaktı ki bir anlık neden saat ikiye kadar uyuduğumu düşünecek gibi oldum.
Yataktan fırlar gibi kalktım.
Anneannem hala söyleniyordu. “Eyvahlar olsun.”
Dün gece korkunç şeyler yaşamıştım.
Dün geceye tekrardan dönmeden önce anneanneme ne olduğuna bakmam gerekiyordu.
Odamdan çıkmadan önce aynada kendime baktım. Ağlamaktan şişmiş gözlerim bir nebze inmiş, uyku mahmurluğu taşıyordu. “Ne oldu kraliçem? Yine vahlanıyorsun.” Ne yaşamış olursam olayım anneanneme hiçbir kötü halimi yansıtmayacağıma söz vermiştim kendime.
O bu hayatta bana saygı duyan ve gerçek anlamda sevip, sahip çıkan tek kişiydi.
Televizyonun karşısında elinde kumandayla dizine vururken “Gel Işılım gel,” diye vahlanmaya devam etti. “Bu magandalar bizimde semtimizi ele geçirmiş.”
Neyi kast ettiğini anlamak için küçük televizyonumuzdaki haber kanalının kenarda özet olarak geçtiği küçük yazı kutusunu okudum.
“Dün akşam saatlerinde ünlü iş adamını öldüren saldırgan bununlada yetinmedi. Peşine düşen ünlü işadamının korumlarına da dehşet saçarak öldürdü. Yüzü gözükmeyen saldırganın henüz kimliği belirlenemedi.”
Televizyondaki yazı kayboldu ve göz aşinası olduğum semtimizin az aşağısındaki sokağın bir güvenlik kamerasında onu gördüm.
Üzerinde benim polarım olan saldırganı…
Dün gece saatlerinde bana soru soran adamların hepsi ölmüştü.
Dün gece saatlerinde bir katille burun buruna gelmiştim.
Tepki veremedim. Anneannem vahlanmaya devam ederken ben ayaklarımı zorla sürüyerek odama geçtim ve kapımı kilitleyip, yatağımın altına gizlemiş olduğum uzun siyah kabanı çıkarttım.
Ellerim ona dair unutmasını dilediğim bir şey arar gibi ceblerine giderken bir kimlik, telefon veya ona ait bir kart bekliyordu ama sol cebinden hiç beklemediğim bir şey buldum.
Bir Tesbih…


Rize Günübirlik Turlar